Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Muzaffer Taşyürek Beyin Yazıları
 DADAŞLARIN PAYLAŞIM MEKANI..... | YAZARLARIMIZ ve YAZILARIMIZ | Muzaffer TAŞYÜREK | Muzaffer Taşyürek Beyin Yazıları
Mesaj icon Konu: çılgın türklere dair önemli bir yazı Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
@d@m
Forum Admini
Forum Admini
Simge
Kurucu Admin

Kayıt Tarihi: 01-Ekim-2003
Konum: Turkiye
Gönderilenler: 1212

Alıntı @d@m Cevaplabullet Konu: çılgın türklere dair önemli bir yazı
    Gönderim Zamanı: 20-Ekim-2006 Saat 19:53

Turgut ÖZAKMAN  

İlk kurşun O’nun


FRANSIZLAR İskenderun’a sürekli asker çıkararak Halep’e ve Adana’ya yollamaya başlamışlardı. 11 Aralık 1918’de Pozantı Dörtyol’a girdiler. Bu işgaller Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırıdır ama aldıran kim?

Emperyalistler aralarında Anadolu’yu bölüşmüşler, Çukurova "sömürü bölgesi" olarak Fransızların payına düşmüş. Halk şaşkın, çaresiz. Erkeklerin çoğu ya şehit ya esir düşmüş, pek azı köyüne, şehrine dönebilmiş.

ERMENİ ZULMÜ

Fransızlar ve birlikte getirdikleri Ermeni lejyonu, savunmasız çevreyi yağmalamaya girişirler. Karşı duran olursa tutuklayıp zindana atar ya da öldürürler.

Dörtyol’a bağlı Karakese köylüleri yağmalanma sırasının kendilerine geldiğini anlayınca köy yolunu taşlarla kapadılar, silahlandılar ve yağmacıları köye sokmadılar. Bu direniş işgalcileri şaşırttı, delirtti. Öfkeyle ateş kustular.

İLK DİRENİŞ

Köylüler hazırlıklıydı. İlk önce Mehmet Çavuş silahını doğrulttu, tetiğe dokundu, ilk saldırganı devirdi (19 Aralık 1918).

Saldırganlardan 15’i vuruldu. Kalanlar takviye alarak bir daha saldırdılar. Sonunda Dörtyol’a geri çekildiler. Karakese köylüleri de 10 şehit vermişlerdi.

KARA HASAN

Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşunu ve ilk direnişi budur.

Mehmet Çavuş, Güney cephemizdeki ilk Kuvayı Milliye olan Kara Hasan’ın çetesine girecektir.

Yüzü yeşil boyalı kadın savaşçılar

ÇANAKKALE Savaşı hakkında yıllardan beri araştırmalar yapan Prof. Dr. Mete Tuncoku, "Buzdağı’nın Altı" adlı son kitabında bir Anzak askerinin mektuplarına yer vermiş. Mektup şöyle:

"Benim de vurulduğum 8 Eylül 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyu ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı."

25 Nisan 1915 ile ilgili bir mektuptan:

"O bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu."

Bir başka anlatış:

"Burada pusuya yatıp çarpışan keskin nişancıların çoğu kadın veya kız, kendilerini yeşile boyayıp ağaçlar ve bodur bitkilerle uyum sağlamışlar." (15 Ağustos 1915)

Çanakkale Savaşı erkekler savaşı sanılırdı. Öyle olmadığını, ninelerimizin Çanakkale’de de dövüştüklerini sayın Tuncoku ortaya çıkardı.

Sadece erkek savaşı değildi

Türk kadını Çanakkale’de de Türk erkeğiyle birlikteydi. Siperde kurşun sıkanından, cephe gerisinde Mehmetçik için mermi yapıp, elbise dikenine kadar.

Silahın yoksa yerden alıp, 3 taş atacaksın

GÜZEL İzmir’e Yunan askerlerinin çıktığının öğrenilmesi, bütün yurtta çok büyük heyecan uyandırdı. Denilebilir ki yüz yıllardan beri hiçbir olay tüm ülkede böyle heyecan uyandırmamış, milleti böyle kenetlememişti.

Haber aynı gün Denizli’de duyuldu. Yurtsever Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, acı ve öfke içinde toplanan halka şöyle dedi:

"Her ne pahasına olursa olsun, Yunanlılara karşı k****k gerekir. Yunanlıların işgal ettiği memleketler halkı için kavgaya girişmek farz-ı ayndır. Ben fetva veriyorum. Hiçbir müdafaa vasıtası olmayan bir Müslüman dahi yerden üç taş alarak düşmana atmaya mecburdur." (S.Selek, Anadolu İhtilali.)

İzmir’in işgali üzerine yakın uzak bütün şehir ve ilçelerde protesto mitingleri yapılmış, hükümete ve galip ülkelerin temsilcilerine protesto telgrafları çekilmiştir.

Birbirinden uzak, kopuk, ilgisiz, kendi derdine dalmış gibi görünen şehir ve ilçelerin İzmir konusunda gösterdiği duyarlılık ve birliktelik, İzmir’in Türkiye için ne kadar değerli olduğunu göstermektedir.

Tanka-topa tüfek-yürek

ANTEP kahramanlarından Şahin Bey’in asıl adı Mehmet Sait’tir. Antep’in Bostancı Mahallesi’ndendir. Üç cephede dövüşmüş, Sina cephesinde esir düşmüş, bir yıl Mısır’daki esir kampında kalmış, mütarekeden sonra İstanbul’a gelmiştir.

Çok yorgundu. Ama memleketini, evini özlemişti. Hiç dinlenmeden Antep’e hareket etti. Eşine ve oğluna kavuştu. Kavuştu ama mutlu olamadı. Antep işgal altındaydı. Önce İngilizler, sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmişti.

KOLERA GİTMİŞVEBA GELMİŞTİ

Yani "kolera gitmiş, veba gelmişti". Hemen bir göreve talip oldu. Antep’i işgalden kurtarmak için örgütlenen Heyet-i Merkeziye, Teğmen Mehmet Sait’i Şahin Bey kapalı adını vererek Kilis Yolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na atadı.

Antep’teki Fransızlar, Kilis-Antep yolu ile ikmal ediliyorlardı. Birçok silahlı yurtsever, Şahin Bey’in komutası altına girdi. Şahin Bey Kilis-Antep yolunu Fransızlara kapattı, ikmali kesti. Fransızlar çok zor durumda kaldılar. Doğuda Urfa’ya, batıda Mersin’e, kuzeyde Sivas’a kadar kolayca yayılacaklarını, bu verimli toprağın altını üstünü rahatça sömüreceklerini sanıyorlardı.

Türkler yenikti, bitikti, yeniden savaşa tutuşacak değillerdi ya. Ama her girdikleri yerde beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştılar. Bu yüzden Urfa’dan ve Maraş’tan kaçacaklardı.

Fakat Antep’e çok ihtiyaçları vardı. Çevreye çok egemen bir konumdaydı. Burayı terk ederlerse gerisi çorap söküğü gibi gelir, Suriye’de tutunmaları bile güçleşirdi. Antep’i elde tutmak zorundaydılar.

Oysa Şahin Bey ve bir avuç adamı, Antep-Kilis yolunu kesmiş, kuş uçurtmuyor, geçmeye çalışan birlikleri duman ediyordu. Suriye’deki Fransız Doğu Ordusu Komutanlığı, Antep’teki birliğin erzak ve cephane ikmalini sağlamak için 400 arabalık bir ulaştırma kolu hazırlattı. Bu kolu, 4 tank, bir batarya, 16 ağır makineli tüfek, üç tabur piyade, 2 bölük süvariden kurulu büyük bir birlik koruyacak, yolu şiddet ve hızla açacaktı.

Kol ve birlik 25 Mart 1920 günü Kilis’ten hareket etti.

Önce Kızılburun yakınlarında karşılaştılar.

Fransız birliği, Şahin Bey kuvvetinin üzerine bütün silahlarını ateşleyerek hücum etti. Türklerin ne topu vardı, ne makineli tüfeği. Antep’i korumak için yoğun mermi ve fişek yağmuru altında eriye eriye direndiler. Üçüncü gün Karayılan Oğlu çetesi de yetişti ama topa, tüfeğe, tanka güç yetmiyordu. Cephane çok azalmış, son mevzilere çekilmişlerdi.

Şahin Bey arkadaşlarının daha da geri çekilme tavsiyesine uymadı. Çünkü Anteplilere, "Düşman ancak benim vücudumun üzerinden geçebilir" diye söz vermişti. Dördüncü gün, sağ kalan arkadaşlarıyla birlikte Ulu Masere Köprüsü’nün önünde düşmanla son çatışma başladı.

SON MERMİYİ ATTIVE TÜFEĞİNİ KIRDI

Arkadaşları da yanında yer aldılar, bir adım geri atmadılar, on sekizi de şehit oldu. Şahin Bey tek başına kalmıştı. Gaziantep savaşına başından sonuna kadar katılan ve bu emsalsiz savunmayı yazan Lohinizade M.Nurettin Bey bu son anı şöyle anlatıyor:

"...Son mermisine kadar dövüştü. Son hareket olarak tüfeğini yere çarparak kırdı, akın akın üzerine gelen Fransızların karşısında, köprünün üzerinde bir ululuk ve kahramanlık heykeli gibi durdu."

Süngülenerek şehit oldu.

(Lohanizade M.Nurettin, Gaziantep Savunması: Adil Dal, Olaylarla Gaziantep Savaşı.)

 

F. DR. M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU-ZAMAN

 

 

[YORUM]Türk İstiklâl Harbi ve günümüz Türk toplumu

 

Her şeyin ötesinde, tıpkı toplumumuz fertlerini birleştiren “Cumhuriyet” kavramı gibi İstiklâl Harbi’nin de günümüz değerleri çerçevesinde belli bir siyasî görüşün tekeline alınmaya, sadece onun geçmişi haline getirilmeye çalışılması, mutlaka sakınılması gereken bir yaklaşım olmalıdır.

 

 

Tarih çalışması, romancılık ya da televizyon belgeseli senaryosunun basılmış hali tasniflerinden birisine sokulması oldukça müşkil roman kahramanlı, resimli, akademik dipnotlu, askerî haritalı ve “Şu Çılgın Türkler” çarpıcı başlığını taşıyan popüler tarih romanının gördüğü alâka ve bunun da ötesinde yorumlanış biçimi “Tarihsizlik Çözüm mü?” başlıklı bir diğer yorum yazısında üzerinde durmaya gayret ettiğim, tarihin belli bir kesitinin kendi koşullarından soyutlanarak günümüz değer yargılarıyla ele alınması ve ardından da bununla günümüz arasında geçen süre tamamen bir kenara bırakılarak, güncelin parçası haline getirilmesi çabasının ilginç misâllerinden birisidir.

 

Kendini “Yeniden Kuva-yı Milliye” ya da “Mütareke Basını” benzeri sloganlar ve teşbihlerle ifade eden bu gayrete göre toplumumuz seksen seneyi aşan bir süre önce yazılmış bir senaryonun, benzer karakterde ancak değişik isimler taşıyan eşhas tarafından, sahneye konulmasıyla karşı karşıyadır. Bu yaklaşıma nazaran emperyalistler hiçbir zaman gündemlerinin ikinci sırasına düşürmedikleri “Doğu Sorunu (Eastern Question/Question d’Orient anlamında)” bağlamında Türklere nihaî darbeyi vurmak için harekete geçmiş, idare kendi çıkarı uğruna emperyalistlerle işbirliği yapan hainler eline düşmüş, içimizde yaşamalarına göz yumduğumuz sinsi gayri millî cemaatler zaten bekledikleri bu fırsatı değerlendirmek hevesiyle yeraltından yerüstüne çıkmışlardır. Dolayısıyla da bizim bu senaryonun uygulamaya konulmasına engel olan atalarımızınkine benzer bir hareket biçimi benimsememiz gerekmektedir.

 

Tarih ve roman olmayan tarihî romanın mesajı

 

İlginçtir ki, bu çalışma üzerine yapılan yorumlar -eğer bundan bahsedebilmek mümkünse- ne roman kurgusu, ne kuramsal çerçeve ne de tarihî kaynakların ne denli nesnellikle kullanılıp tahlil edildiğine değinmezken konuya güncel sorunlarımızın hep “biz”i yok etmeyi düşünen, herhangi bir evrim geçirmeyen, her zaman dahilî hainlerden destek alan bir emperyalist saldırı plânından kaynaklandığının ortaya konulması zaviyesinden yaklaşmaktadırlar. Çalışma hakkında fikir beyânında bulunan bir gazetecinin yaptığı “günümüzdeki ihanetleri de tabak gibi ortaya çıkaran bir projektör” benzetmesi belki de bu yaklaşımı en çarpıcı biçimde dile getiren yorumdur. Nitekim, söz konusu çalışmada teğmen, yarbay, parti, üniversite rektörlüğü, öğrenci derneği, milletvekili, genelkurmay benzeri unvan ve sıfatlar kullanılması da okuyucunun anlayacağı dilde yazma titizliğinin ötesinde (bu hacimdeki ve dipnotlu bir tarihî metin okuyucusunun mülâzım, kaymakam, fırka, Darülfünûn Emaneti, talebe cemiyeti, meb’us, Erkân-ı Harbiye Riyâseti benzeri kelimeleri ve tamlamaları anlayamamasının düşünülemeyeceği göz önüne alındığında), belki de farkında olunmadan yapılan, tarih-güncel bağlantısı kurma ya da diğer bir anlamıyla geçmişi, tarih olmaktan çıkartarak güncel siyasetin temel belirleyicisi haline getirme çabasının bir ürünüdür. Bu günceli tarih haline getirme çabasının yanı sıra çalışmada, “Hürriyet ve İtilâf Partili oldukları sakal ve kıyafetlerinden anlaşılan Arapsı adamlar” benzeri ifade ve yorumlarla günümüzde bâzı çevrelerce dile getirilen, bir kısmı ırkçı, tezler bilinçli biçimde kullanılmakta ve tarih güncelleştirilmektedir.

 

Bu nedenle,çalışmaya gösterilen alâka, şüphesiz, popüler kültürün toplumu kuşatarak esir alması, Türkiye’de her alanda Gresham Kanunu’nun geçerli olması benzeri açıklamalarla geçiştirilemeyecek ehemmiyeti haiz olup, belki de haksız biçimde cezalandırılan Almanya’nın dünyaya meydan okuması tezini işleyen bir diğer kitabın ülkemizde satış rekorları kırmasıyla beraber mütalâa edilmeli ve yorumlanmalıdır.

 

Kendi merkezli tarih yaklaşımı ve İstiklâl Harbi

 

Tekrar edilmesi gerekirse, burada sorun Türk İstiklâl Harbi gibi epik karakterli bir olayın romanlaştırılması değildir. Bu zaten Halide Edip (Adıvar) ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’den, Kemal Tahir ve Attila İlhan’a ulaşan bir çizgide Türk edebiyatının seçkin kalemlerince yapılmıştır ve ileride bu konuyu temel alan romanların da kaleme alınacağı şüphesizdir. Aynı şekilde, Türk İstiklâl Harbi, bizzat Nutuk’tan, Stanford J. Shaw’un detaylı ve hacimli çalışmasına ulaşan bir çizgide çok sayıda tarih çalışması ve yorumu tarafından ele alınmış olup, malî kaynaklarından askerî stratejilerine, dış siyasetinden basınına varıncaya kadar en ince detaylarına inilerek incelenmiştir. Ama söz konusu çalışmaya sanki bu tarihî olay, Türk edebiyatçıları ve tarihçileri tarafından bütünüyle göz ardı edilmişçesine gösterilen alâka, kitabın yazarı tarafından ortaya atılan bâzı cephelerin daha önce ihmal edilmiş olduğu gibi bir roman yazarının asla dikkate almayacağı, ciddî tarihçilerin ise kabul etmeyecekleri bir nedenden değil siyaseti, geçmişi güncele indirgeyerek yapma, günümüze “dış düşman kuşatması/iç düşman ihaneti” ve “mazlumiyet” paradigmalarıyla yaklaşılmasının gerektiği mesajından kaynaklanmaktadır.

 

Benzeri şekilde çalışmanın retrospektif ve teleolojik tarih yorumu ve tarihe kendi merkezli yaklaşımı da bu mesajı verme gayretinden kaynaklanmaktadır. Meselâ, Osmanlı Devleti’ne karşı kurulan emperyalist tuzak, onu paylaşmak için yapılan gizli anlaşmalar vurgusu, Osmanlı Devleti’nin bu harpteki müttefiklerinin kimler olduklarını tamamen göz ardı etmektedir. Her ne kadar denizaşırı müstemlekesi bulunmayan (tabiî 1908’de ilhak edilen Bosna-Hersek’in en azından Berlin Kongresi’nden bu tarihe kadar ne olduğunu tanımlamak oldukça zordur) Avusturya-Macaristan’ı kelimenin gerçek anlamıyla emperyalist olarak kabul etmemek mümkünse de Afrika’da Kamerun, Togo ve Namibya’dan, Çin sahillerinde Tsingtao ve Güney Pasifik’te Batı Samoa’ya kadar dünyanın değişik bölgelerinde müstemlekelere sahip Alman İmparatorluğu’nu başka bir kavramla tavsife imkân bulunmamaktadır.

 

Tıpkı İttifak Devletleri gibi İtilâf Devletleri de harp sonrası için paylaşım plânları yapmışlardı ki, askerî zafer durumunda muhtemel Osmanlı kazançları pek de az olmayacaktı. Ulrich Trumpener yaklaşık kırk sene önce yaptığı çalışmada Osmanlı-Alman ittifakının bir emperyalist-yarı müstemleke ilişkisi olmaktan ne denli uzak olduğunu ortaya koymuştur. Büyük Harp’in aslında Osmanlı paylaşımı için yapıldığı ise kendi merkezli tarihçiliğin yarattığı bir efsânedir. Harp bu amaçla yapılmadığı gibi talî cephede olanlar onu neticelendirmeyecekti. Bu, pek tabiî, Osmanlı cephelerindeki gelişmelerin harbin gidişâtını ve neticesini etkilemediği anlamına gelmez. Ama Büyük Harp, Batı Cephesi’nde sonuçlanacak, nihaî neticesi Alman ordularının Paris’e girip girmemesiyle belirlenecekti. Nitekim, Irak ve Filistin cephelerinde şehirler birbiri ardına düşerken Osmanlı askerî erkânı ve siyasî ricâli zaferden, Batı Cephesi’nde 21 Mart 1918 günü başlayan son Alman hücumunun akamete uğramasına kadar, ümidini kesmemişti.

 

Aynı şekilde, Büyük Britanya’nın Türkiye’yi (pek tabiî tarihe retrospektif yaklaşmayan bir çalışmada bunun Osmanlı İmparatorluğu olarak tercüme edilmesi gerekir) yok edinceye kadar savaşma kararı hiç de Osmanlı Devleti’nin “önemli” olmasından ya da kendi idaresi altındaki Müslümanların muhtemel bir Osmanlı zaferinden etkilenmesinden duyduğu korkudan kaynaklanmıyordu. Osmanlı cephelerinde savaşı nihayete erdirecek bir zafer iki taraf için de mümkün değildi, bunun da ötesinde, harbi kaybetmesi durumunda müstemlekeleri elinden alınacak olan Büyük Britanya’nın, Müslümanlarla olan, idare eden-edilen ilişkisi zaten sona erecekti. Ayrıca, 1914 yazı başında onaylanan Osmanlı-İngiliz Konvansiyonu sonrasında Arabistan yarımadasını paylaşan ve her ikisi de istediğini elde eden (İngilizler, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Nevâhi-i Tis’a’nın güneyi gibi bölgelerdeki de facto kontrollerini ve buradaki mahallî liderlerle akdettikleri kontratları onaylatmak karşılığında Osmanlı idaresinden çıkarak bütünüyle Abdülaziz al-Sa’ud’un eline düşen Necd ve çevresini Osmanlı toprağı olarak tanıyorlardı) Osmanlı ve İngiliz hükümetleri de gerek bölüşme ve gerekse de gümrük tarifelerinden, Fırat ve Dicle'de ulaşıma varan her türlü hususta anlaştıklarını, aralarında uzun süreli bir işbirliği ilişkisinin gerçekleşeceğini düşünüyorlardı. Nitekim, İngiliz hükümeti ve diplomasisi harbin başlamasından sonra Osmanlı Devleti'ni silahlı bir tarafsızlığa razı edebilmek için elinden gelen tüm çabayı göstermiş, ancak Karadeniz Baskını sonrasında Asquith'in meşhur sözleriyle başlayan bir söylem benimsemişlerdi.

 

Harbin nedeni bizatihi Osmanlı paylaşımı olmadığı gibi, 1918 sonrası kurulmaya çalışılan yeni düzenin yegâne amacı da Türkleri cezalandırmak değildi. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’a zorla kabul ettirilen mücazat temelli karakuşî sulhün de süreç içerisinde Misak-ı Millî’nin temel tezini andıran “Bir Millet, Bir Devlet,” ya da Sèvres’e duyulan infiâli çağrıştıran “Versailles’ın Zincirleri Kırılmalıdır” benzeri sloganlarla ortaya çıkanlara iktidar yolunu açtığı unutulmamalıdır. Burada, hiç şüphesiz, Türk İstiklâl Harbi’nin öne çıkarılması gereken en önemli hususiyetlerinden birisinin, te’sis edilen düzene daha sonra kelimenin gerçek anlamıyla çılgın biçimde itiraz edenlerden farklı olarak, en ağır şartlar altında bile, itidal elden bırakılmadan, meşruiyete dayanmaya azamî dikkat gösterilerek ve nerede durulacağını gayet iyi hesaplayarak itiraz etmek olduğuna işaret etmek gereklidir.

 

Retrospektif, teleolojik tarih yaklaşımı

 

Bu hususlara ilâveten, Misak-ı Millî’nin “çağdaş”lık vurgusu yaptığını savunmak, Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’ndaki “Hakimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” ifadesinin “lâikliğin temelini at”tığını iddia etmek, kavram kargaşası bir yana, günümüz değerleriyle tarihe bakmanın ve ona teleolojik bir misyon yüklemenin oldukça ilginç misâllerini ortaya k****ktadır. Her şeyden önce, “millî hakimiyet” ile “lâiklik” arasında zorunlu olarak birbirini doğuran sebep-netice ilişkisi yoktur. Meselâ, ilk maddesinde Afganistan’ı bir “İslâm Cumhuriyeti” olarak tanımlayan yeni Afgan Anayasası’nın 4. maddesi de “Millî hakimiyetin doğrudan ve temsilcileri aracılığıyla kullanılmak üzere millete ait” olduğunu vurgulamaktadır. Bunun tersi de bir zorunluluk olmayıp, lâik bir rejimin mutlaka millî hakimiyete istinat etmesi de şart değildir.

 

Ama bu kavram kargaşasının da ötesinde, kanun tanziminde “ahkâm-ı fıkhiyeyi” temel kaynak olarak alan (metnine1923 senesinde “Devletin dini” konusunda hüküm de eklenen) 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun (unutulmamalıdır ki hakimiyet hakkındaki maddeye istinaden 1922 yılında Saltanat’a son veren TBMM hilâfetin muhafazasında bir mahzur görmemişti. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde hakimiyet-i milliye kavramı gazete adı olabilecek yaygınlıkla kullanıldığına, Tunalı Hilmi’nin Ahali Hakimliği risâlesi 1902 senesinde neşrolunduğuna nazaran onu icat eden de TBMM değildi), 1937 yılında, bambaşka koşullar altında kanuna eklenen lâiklik ilkesinin temelini attığını ileri sürmek, duvarında Âl-i İmrân Suresi’nden alınan “Ve şâvirhüm fi’l-emr” ifadesinin levha halinde asılı bulunduğu, yaptığı ilk işlerden biri Men’-i Müskirat Kanunu ısdar etmek olmuş bir kurumu günümüz değerleri ve çatışmaları etrafında romantikleştirmekten başka bir şey değildir. Türk İstiklâl Harbi gibi devletimizin kuruluşuyla sonuçlanan ve içselleştirdiğimiz bir olay konusunda toplumumuzda hassasiyet görülmesinden tabiî bir şey olamaz. Ancak söz konusu hassasiyet bizi bu olayı ebediyete kadar güncel koşullarımızı değerlendirme, siyasetimizi, toplumsal ve dış ilişkilerimizi belirleme şablonu olarak kullanmaya, 2005 yılında Kuva-yı Milliye hareketi başlatmak gibi anakronizm dalında rekor kitaplarına girecek tavırlar benimsemeye zorlamamalıdır.

 

Diğer seçenek İstiklâl Harbi’mizi unutmak mı?

 

Bu konuda daha soğukkanlılıkla bakabileceğimiz bir misâl vermek gerekirse, Amerikalıların, 1812 Harbi sırasında Washington, D.C.’ye girerek Capitol ve Başkan’ın ikâmetgâhından başlayarak tüm resmî binaları ateşe veren, Baltimore’u kuşatan İngilizlere karşı Francis Scott Key’in, 1931 yılında Amerikan millî marşı olarak kabul edilen, ünlü şiirini yazmasına neden olan direnişi, delik deşik olan bayrağın McHenry Kalesi’nde kesintisiz bombardımana karşı dalgalandırılmasını unutmamaları, bunu genç nesillere toplumsallaştırma vasıtalarıyla nakletmeleri, bu konu üzerine çocuk kitabından romana, tarih çalışmasından televizyon belgeseline kadar değişik türlerde ürünler vermeleri ne kadar mânâlıysa, günümüz toplumunun güncel sorunlarına başkenti yakıp bağımsızlığa son vermeyi amaçlayan emperyalistlerle mücadele zaviyesinden yaklaşmaları, güncel siyasetleri eleştirenleri 1812-1814 Harbi sırasında İngiliz işbirlikçiliği yapanlara (bunların sayısı, tıpkı Bağımsızlık Harbi sırasında ortaya çıkanlar gibi, hiç de az değildi) ve bu dönemde İngiliz taraftarı yazılar kaleme alanlara benzetmeleri o derece anlamsızdır.

 

Böylesi bir yaklaşımı benimseyerek toplumlarını bir “Kurtuluş” öncesi-sonrası sorunsalı etrafında, ezelî ve ebedî emperyalist tehdidi korkusuyla yaşatan, çeşitli bahanelerle yerli işbirlikçiler olmakla suçlananların çalışma kamplarına sığmadığı bir Arnavutluk yaratarak bunu dünyadan kopuk hale getiren Enver Hoca ve Emek Partisi’nin ülkelerini nereye götürdükleri ortadadır.

 

Ne toplumumuz İstiklâl Harbi sırasındaki Türk toplumudur, ne dünya 1918 yılının koşulları çerçevesinde şekillenmektedir ve ne de zaman 1918-2005 yılları arasında durmuştur. Türk toplumunun ezici bir çoğunluğunun İstiklâl Harbi’ni unutması, bunu inkâr etmesi ya da sadece kendi tarihimiz değil, dünya tarihi açısından büyük ehemmiyeti haiz bu olayı küçümsemesi mümkün değildir. Nitekim, bundan gerekli mesajların alınabilmesi belki de dünyayı daha sonra yaşamak zorunda kaldığı büyük yıkımdan kurtarabilirdi.

 

İstiklâl Harbi üzerine yapmakta geç kaldığımız ve bugün ancak dönemi çocuk yaşta yaşayanlarla gerçekleştirilecek sözlü tarih çalışmaları ve bu hareketin değişik seviyelerdeki liderlerinin biyografileri başta olmak üzere her tür araştırmanın teşviki şüphesiz gereklidir. Romancının ise pek tabiî şevke getirilmeye ihtiyacı yoktur. Ama elimizdeki bilgileri derinleştirerek, bu harbin sadece seçkinler düzeyinde değil toplumun diğer tabakalarında da nasıl gerçekleştiğini anlamamızı sağlayacak bu yeni çalışmalar, tarihe günümüz değerleriyle yaklaşarak “gurur veren tarih” arkeolojisi icra etmek amacıyla yapılmamalı ve olayı tarihî koşullar bağlamında ele almalıdırlar. Her şeyin ötesinde, tıpkı toplumumuz fertlerini birleştiren “Cumhuriyet” kavramı gibi İstiklâl Harbi’nin de günümüz değerleri çerçevesinde belli bir siyasî görüşün tekeline alınmaya, sadece onun geçmişi haline getirilmeye çalışılması mutlaka sakınılması gereken bir yaklaşım olmalıdır.

 

PRINCETON ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

IP
üniversite2011
Forum Admini
Forum Admini
Simge

Kayıt Tarihi: 15-Şubat-2007
Konum: Erzurum
Gönderilenler: 4030

Alıntı üniversite2011 Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 27-Mart-2007 Saat 17:47
paylaşım için sağol abiiiii.........
IP
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.06
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide